Okunuyor:
Beden Asla Yalan Söylemez
Paylaş:
Image

Beden Asla Yalan Söylemez

Avatar
Yazar: Zirve Paşa
3 hafta önce

Beden Asla Yalan Söylemez: Üzerini Örttüğümüz Her Şeyin Altında Kalırız

Hürmet etmeye zorlandığımız için hürmet ettiklerimizin ne kadarı gerçek olabilir? Tüm çıplaklığıyla yaşanan olayları zihinde çarpıtsak, hafızadan silip yaşanmamış saysak bedenimiz peşimizi bırakacak mı? Hissettiğimizi sandığımız duygu, vefa ve fedakârlık kılığında korku egemenliği ise benliğimizin ne kadarı benliğimizdir? Daha da önemlisi, benliğimize giden yol kendi duygularımız ve gerçekliğimiz üzerindeki tortulardan ötürü tıkanıyor olabilir mi?

Analizimizde yine, daha önce Yetenekli Çocuğun Dramı ile tanıdığımız; Psikanaliz Birliği’nden ayrılmasına, bir kural tanımaz olarak reddedilmesine sebep olsa dahi çocukları ve çocukluğun haklarını savunan Psikoterapist Alice Miller’e ayırdık.

Beden, zihin, biliş, duygular ve bireyi oluşturan tüm sistemlerin uyum içerisinde muazzam şekilde işleyişinin tek bir amacı vardır: Bireyi hayatta tutmak. Sistemler, toplumsal normlar ve dış dünya tarafından dikte edilen gereklilikler ya da uyulması gereken kalıp yargılar fark etmeksizin bu amaca hizmet eder.

İçine doğulan dünyanın ise bireye yararlı oluşunu/olmayışını gözetmeksizin dayattığı geleneksel ahlak anlayışı vardır (Bkz. Hasta Toplumlar). Haliyle, bu durum çelişkiye yol açmaktadır. Çelişki bazen öyle tehlikeli olur ki kişiyi kendi varlığına son verdiren bir çıkmaza sokar. Bazen intihar, bazen bedenin anlaşılmak üzere sinyallerini yolladığı hastalıklar, bazen ise ölümcül grev olarak baş gösterebilen yeme bozukluklarıyla kendini gösterir. Yazarımız; titizlikle incelediği çalışmalarında gözümüzün önündeki, hepimizin yakından tanıdığı-belki de tanıdığımızı sandığımız-çok özel insanların hayatlarını ispat olarak sunuyor. Biyografilerine baktığımızda hiçbirinde açıkça bahsedilmeyen ayrıntı, ebeveynlerinin zorbalığıdır. İlginç olan nokta ise farkındalıkları yüksek olmalarına rağmen otobiyografilerinde de yer almamasıdır. Çünkü hiçbir toplumda ebeveynlerden kötü bahsedilmesi uygun görülmez. Kitap; Dostoyevski, Çehov, Kafka, Nietzsche, Friedrich von Schiller, Virginia Woolf, Arthur Rimbaud, Yukio Mişima, Marcel Proust, James Joyce gibi ebeveyn zulmüne rağmen baş etme yöntemlerinden en iyisi olarak bilinen yüceltme ile harikulade eserler ortaya çıkaranları konu ederek başlamaktadır. Bir süre onları idare eden bu savunma mekanizmaları daha fazla dayanamamıştır. Her zamanki gibi gerçekler sızacak bir çatlak bulmuştur. Onları çok erken bir zamanda yitirmemize sebep olmuştur. Depresyon, rüyalar, psikolojik sorunlar, ilişkisel problemler olarak açığa çıkmak isteyen ‘yaşanmışlık’ engellendiği veya yok sayıldığı zaman fiziksel hastalıklara dönüşebilmektedir (Nietzsche’nin baş ağrıları, Kafka’nın tüberkülozu, Schiller’in acılı dolu kasılmaları…). Kayba uğratan bu yok saymalar niçin gerçekleşmektedir?

Ahlak, bizlere anne ve babaya saygı duyulmasını öğütler. Nefret etmemeyi, sevgi göstermeyi, ne yapılırsa yapılsın bizim iyiliğimiz için yapıldığını, hiçbir ebeveynin mükemmel olmadığını, hatalar olduğu halde affedilmesi gerektiği öğütlenir. Küçük yaşlardan itibaren tekrarlanarak oluşturulan bu bilgi bütün bir ömre hakim olur, pekiştirilir. Bu öğüt bir emre dönüşür. Çocuk, savunmasız olarak dünyaya gelir, bakım verenleri sayesinde hayatta kalır. İlk aşamada bağımlıdır, sevgi ve kabule muhtaçtır. Doğduğu ortamdaki dünya, dış dünyasını ve kişiliğini önemli ölçüde etkiler. Bir zaman sonra, eğer şanslıysa, sağlıklı bir şekilde yetişerek kendi duygu ve düşünceleri oluşmaya başlar. Hiçbirimiz profesyonel ebeveynler tarafından yetiştirilmedik.

Araştırmaların gösterdiği gibi sadece fiziksel şiddete maruz kalanların dünya nüfusunun %90’nını oluşturduğunu düşünürsek yetiştirilme konusunda ciddi aksaklıklar olduğu bir gerçektir. Verilerden de anlaşıldığı gibi korku kültürünün yaygın olduğu aşikardır. Korku, ebeveynin idealize edilmesine yol açar. İtaat edilmediği takdirde, bakım verenimizden esirgenmekle, yok sayılmakla tehdit ediliriz. Daha sonra, ailenin değişik bir versiyonu olarak bildiğimiz toplum tarafından dışlanma tehdidiyle devam eder. Yetmezmiş gibi, mensup olunan dine bir başkaldırı sayılır ve ölüm sonrası ile bile tehdit ediliriz. Varoluşun reddine yönelik her türlü tehdit, hayatta kalma amacı güden sistemle ters düşer. Peki, anne-babaya koşulsuz hürmet etmek gibi masumane bir ahlak niçin tehlikelidir? Niçin hayatta kalma ile çelişmektedir? Ölümcül olan tehlike nedir?

Çocukluğunda ebeveyne olan bağlılığı kullanılarak istismara uğramış bir birey örneğini ele alalım. İstismar sadece fiziksel şiddet, cinsel istismar ya da baskı olarak düşünülmemelidir. Gelişimi güdük bırakan her türlü yanlış müdahaleler de istismardır. Samimi bir duygusal temastan yoksun bırakılmak da şiddettir, her türlü şefkat eksikliği ile terbiye edilmeye çalışmak da… Çocuğun bütünlüğünü ihlal eden her türlü zedeleme yaratan zehirli pedagoji de şiddet sayılır. Fiziksel veya zihinsel şiddete maruz kalan birey, bunun iyiliği için yapıldığını düşünmek zorunda bırakılır. Dayanılmaz boyutlara gelip de paylaştığı zaman nefret etmemesi ve affetmesi konusunda baskıya maruz kalır. Çocuk bedeni acı çektiğinin, yanlış bir şeyler olduğunun farkındadır. Eğer ebeveynler her zaman haklıysa, çocuk her zaman haksızdır. Acı çektiğini ima edemez, yardım isteyemez ve şikayet edemez. Tüm bunlar ahlaksızlıktır. Nefret etme hakkı elinden alınan çocuk, yanlış olduğunun hissetmesine rağmen doğru saymalıdır. Bu da herhangi bir tercih hakkı olmadığı anlamına gelir. Unutmak, yok saymak zorundadır. Unutamazsa, unutmuş gibi yapmalıdır. Mutlu bir çocukluk geçirdiğine inanmalıdır. Bedenini kandırabilirse…

Ebeveyni mükemmelleştirmek, onu içselleştirmemize sebep olabilir. İçselleştirme, çelişkiyi ortadan kaldırır belki ama daha büyük bir sorunla karşılaşılır. Bireyi birey yapan her şey, ebeveynin istedikleridir. Onların emrettiği şekilde hissetmek, emrettiğini sevmek, emrettiğini tercih etmek, emrettiği kişi olmaya sebep olur. “Böyle hissetmemeliyim.” Diye bir şey olamaz. Hisler, direktiflerle oluşamaz. Bir emre itaat, bir duygu yaratamaz. Samimiyetsizliğimizi kendimizden gizleyemeyiz. Kısacası; birey henüz kendisi olamadan, ebeveyninin emrettiği kişiye dönüşür. Sevilmeye değer biri olduğunu ispatlamaya çalışırken, olmadığı birini yaşatarak kendini sevdirme çabasına girer. Bir başkasını yaratmak, kendini yok etmektir. Kendini yok etmek, hayati bir tehlikedir ve bedeni alarma geçirir. Fiziksel sorunu çözmek, tehlikeyi geçici olarak çözer. Hastalıkların bitmez, tükenmez döngüsü işte böyle başlar. Affetmeye yönelik yanlış algı nüksü tetikler. Başından beri esirgenen gereksinimlerin bir gün verilme umudu ise beklentiyi besler. Olmadığımız biri gibi davranmaya devam etmemizin sebebi yine olduğumuz gibi kabul edilme beklentisidir. Böylelikle mevcut durumda sevilen kişi yine kendisi olmayacaktır. Affetmek gerektiği yanılgısı, nefret etme ve bir şeylerin yanlış olduğu farkındalığına erişme özgürlüğümüzü elimizden alır. Yaranın üstünü örter sadece. Bir istismardan nefret etmek özgürlüğümüz vardır. Yanlış olduğuna inanma ve doğrusunu seçme özgürlüğümüzün elimizden alınması doğru değildir.

Kitap, ebeveynleri hedef alır gibi gözükmektedir. Fakat hedef alınan nokta; suni, mazoşist, toksik ilişkilerin, yıkıcı bağımlılıklarının sevgi kisvesi altında bireye verdiği zararı hatırlatmaktır. Söz konusu ahlaksa, dürüstlük de ahlaktır. Söz konusu sevgiyse, yanılsamalar olmadan olduğu gibi görüp kabullenmek de sevgidir. Kendisini ve ebeveynlerini olduğu gibi tanımayı ıskalamamak gereklidir. Örüntünün yinelenmesine sebep olan affetmek, her şeyi yeniden başlatır. Affetmek sorgulamayı keserek, ezbere devam ettirir. Sonsuz döngüyü kırmak için kendi duygularımızı kendimiz hissetmeli, kendi tercihlerimize kendimiz karar vermeli, kendi acımıza şahitlik etmeli ve ebeveynlerimizi kayırmadan önce gerçekçi olma inadını tutturmalıyız. Belki o zaman kitaptaki örneklerde verildiği gibi aşırı zulme rağmen hayatta kalmak için takdire şayan çabalar gösteren insanların mücadele ruhlarını daha verimli amaçlara yöneltebilirler.

Ebeveyn tarafından terk edilme korkusu, kendi benliğini fark etmemek olmamalıdır. Beden hiçbir şeyi saklamaz. Bir yara varsa, kanayacaktır. Üstünü örtmek, onu yok saymak görmemizi elbette ki engeller. Fakat yara kanamaya devam eder.

Hakan Günday’ın dediği gibi: “ Hayat, hatıradır. Unutursan ölürsün.”

Keyifli Okumalar Sevgili Okur…


Bu içeriği paylaş:


Bir yorum yapın (Lütfen önce oturum açın.)