Depremin Psikolojik Etkileri

Depremler dünyanın varoluşundan bu güne değin yaşanan doğal afetlerden biri ve aynı zamanda dünya üzerinde yaşayan bizler için en korkutucularındandır. Ne zaman nerede ve ne kadar şiddetli yaşanacağı tahmin edilemediğinden depremin bu aniliği, biz insanlar üzerinde derin psikolojik izler yaratabilmektedir. Bu bilinmezliğin yanı sıra insanın varlığını tehdit eden depremin yol açtığı ciddi can ve mal kayıpları ve bununla birlikte oluşan ciddi psikolojik sorunlar, depremin bir felaket olarak adlandırılabilmesi için yeterlidir. Bu yazıda depremin psikolojik etkilerine dair bir görünge sunulacaktır.

İnsanlar doğdukları andan itibaren, dünyaya ve yaşadıkları çevreye karşı bir güven duygusu inşa eder ve dünyanın ve yaşadıkları çevrenin güvenli bir yer olduğuna inanırlar fakat travma “güvenlik hissini” olumsuz yönde etkiler (İşmen, 2001). İnsanların büyük çoğunluğu depremi yaşamadan önce sarsıcı bir travma yaşamadıkları ve yakınlarındaki insanların birdenbire ölebileceğini hiç düşünmedikleri için bu güven hiç sarsılmamıştır. Ancak insanlar uzun yıllar boyunca inşa ettikleri bu güven duygusunu, deprem felaketini yaşadıklarında birdenbire yitirebilirler. Bu durumda insanların yaşadıkları kayıplar ve ortaya çıkan ani değişikliklerden dolayı psikolojilerinin derinden etkilenmesi mümkündür (Nakajima, 2012). Bir çok depremzede deprem sonrasında ruh sağlığının olumsuz yönde etkilendiğinin farkındadır. Bu durumu Gölcük depremini yaşayan bir genç; “deprem, geride psikolojisi bozulmuş insanlar bıraktı” sözleriyle ifade etmiştir (Ceyhan ve Ceyhan, 2006).

Depremin, bu afeti  yaşayanlar üzerinde yarattığı etkiler bir çok bilimsel araştırmaya konu olmuş ve bilim bu etkilerin ortadan kaldırılması ve hayatın normalleştirilmesine yönelik önemli katkılar sağlanmıştır. Deprem sonrasında verilen tepkiler, depremin şiddeti, depremzedelerin kişilik yapıları, geçmiş deneyimleri ve toplumsal değerleri nedeniyle farklılık gösterebilir (Nakajima, 2012). Karancı (2008), ortaya çıkan psikolojik tepkileri yukarıda sözü edilen farklılıkları göz önünde bulundurarak üç dönemde incelemiştir. Bunlardan ilki afet sonrası ilk dönemi kapsar ve bu dönem akut aşama olarak adlandırılır. Akut aşama, görülen etkiler bakımından çeşitli belirtileri içinde barındırır. Bunlar; mantıklı düşünme kapasitesinde azalma, yaşadıklarına inanmama ve her şeyin bir rüya olduğunu düşünme ve korku, kaygı, suçluluk, öfke, gerginlik, çaresizlik, üzüntü ve güvesizlik gibi duyguları kapsar. Depremin akut aşamadaki davranışsal etkileri; yerinde duramama, uyku düzeninde bozulmalar, iştahta değişiklikler ve sigara ve alkol tüketiminde gözlenecek artışlar olarak gösterilebilir. Zihinsel olarak ise hafıza ve dikkat ile ilgili sorunlar gözlemlenebilir ve depremle ilgili tekrarlayan düşünceler ve hayaller gibi sorunlar sıralanabilir. İkinci aşama tepki aşamasıdır. Bu aşamada afetzede, afeti hatırlatan ve hatırlatacak olan her türlü durum ve uyarandan kaçınır. Akut aşamada olduğu gibi gerginlik, korku, huzursuzluk gibi duygular gözlemlenir ve ayrıca bu aşamada depresyon, kendini sosyal çevreden kopuk ve yalnız hissetme gibi durumlar da gözlemlenir. Bu aşamada rüyalar ve kâbuslar kişiyi rahatsız edebilir. Bununla birlikte bireyin afette hayatını kaybedenlerin içerisinde kendisinin kurtulmuş olması ve diğerlerine yardımcı olamamış olma duygusu kişide suçluluğa yol açabilir. Üçüncü ve son aşama afeti yaşayan bireylerde iyileşme açısından umulan ve beklenen aşamalardan bir tanesidir. Afeti yaşayan kişide bu dönemde gözlenmesi beklenen tepkiler; afet sonrası verilen tepkilerin şiddetinin azalması ve afetzedenin günlük hayata daha fazla ilgi göstermeye ve gelecek ile ilgili hayaller kurup, planlar yapmaya başlaması ve bireyin artık duygusal açıdan toparlanmış olmasıdır.

Psikolojik etkiler bağlamında iyileştirici öneriler; ilk yaraların sarılmasından sonra yaşanan felaketin kabullenilmesi, yaşamın yeniden anlamlandırılması, kalınan yerden yaşamsal sorumluluklara devam edilmesi ve kişinin iyileşmeye çok zor bir yaşam sürecinden geçtiği gerçeğini kabul ederek başlaması olarak sıralanabilir. Deprem sonrası keder ve matem kaçınılmaz olabilir fakat her travmatik olay gibi yaşanan yeni sürecin de bir süre sonra giderek etkisini kaybetmeye başlayacağı gerçeği olabildiğince göz önünde tutulmalıdır. Yaşanılan travma kişinin iyileşmesi için yaşamını yeniden düzenleme motivasyonunu kırmış ve yaşamını zorlaştırmış olsa da; çaba sarf etmek psikolojik iyileşme açısından oldukça önemlidir (Nakajima, 2012).

Deprem, psikolojik etkileri bağlamında incelendiğinde afeti yaşayanlar için her zaman durum yukarıda sıralanan aşamalardaki gibi sonuçlanmayabilir. Bazı insanlar depremin psikolojik etkilerini kısa sürede atlatıp normal yaşamlarına hızla dönebilirken, bazı kişilerde ise afeti yaşayan diğer kişilere göre daha ağır ve uzun süreli –sosyal ve kişisel hayatı etkileyen- psikolojik etkiler görülebilir. Deprem diğer doğal afetler gibi ani olması yarattığı kayıplar ve meydana getirdiği olumsuz sonuçlar bakımından psikolojik anlamda “travma” olarak kabul edilir (Güvercin, 2006). Yapılan araştırmalar: Depremin psikopatolojik etkileri olduğunu ve özellikle Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ile ilişkili olduğunu gösteriyor (Kılıç ve Ulusoy, 2003). Bu sebeple burada depremin etkileri bağlamında incelenmesi gereken psikopatolojik tanı; Travma Sonrası Stres Bozukluğu’dur.

Depreme Bağlı Gelişen Travma Sonrası Stres Bozukluğu
 
Depremi yaşayan insanların çoğunluğu yaşadıkları afetin getirisi olan bazı psikolojik etkileri bir kaç hafta içerisinde atlatırlar; bu insanlar kolayca yeni duruma alışarak, iç dengelerini kurar ve zorluklarla başa çıkabilirler. Fakat bazı insanlar için sıkıntılı süreç aylar boyunca devam edebilir bu sebepten dolayı bu durum Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) tanısını akla getirir.

TSSB’nin bilinen yaygın belirtileri: Travmaya neden olan olayın zihinde istemsizce çeşitli şekillerde tekrar canlanması, kişinin olayı hatırlatan uyaranlardan sürekli olarak kaçınması, aşırı uyarılmışlık (Güvercin, 2006), tepkisizlik, sosyal izolasyon (yabancılaşma), uykuya dalmada veya sürdürmede zorluk ve aynı zamanda rüyalarda travmaya neden olan olayın görülmesi, öfke ve gerginlik bu hastalığın yaygın belirtileri olarak sıralanabilir (Karancı, 2008). Kişinin tanı alabilmesi için burada sıralanan belirtilerin bir aydan uzun devam ediyor olması ve özel ve sosyal yaşamında ve diğer uğraşılarında da ciddi bozulmalara yol açması gibi kriterler aranır (Nakajima, 2012). Aynı zamanda travmanın tanımı incelendiğinde kişide travma oluşması için kişinin olayı doğrudan yaşaması gerekmez bazı durumlarda kişinin olaya tanık olmasının da travmanın oluşmasında etkili olabileceği bilinmektedir (Bedirli, 2014). Dolayısıyla olay yerinde arama kurtarma faaliyeti yürüten ekiplerin, sağlık çalışanlarının ve bölgede sosyal destek sağlayan çeşitli grupların da travma açısında risk altında olabileceği unutulmamalıdır.

(Burada önemle bildirmek isterim; buradaki yazıdan hareketle belirtilerin kendinizde veya bir başkasında olduğunu düşündüyseniz, kendinize veya bir başkasına tanı koymak gibi bir yanılgıya-yanlışa düşmemek gerekir çünkü tanı koymak/almak uzmanlık gerektirir. Eğer burada sıralanan belirtilerin kendinizde veya bir başkasında var olduğunu düşünüyor iseniz mutlaka ruh sağlığı alanında çalışan uzman bir Psikolog ve/veya bir Psikiyatrist’ten destek alınmalıdır.)

Deprem ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu ilişkisine gözle görülür bir örnek olması açısından; Marmara depreminden 8 ay sonra Gölcük’de çadır kent ve prefabriklerde yapılan bir araştırmanın bulguları şu şekildedir: yapılan 1000 kişilik araştırmada depremzedelerde %47 oranında TSSB %33 oranında ise depresyon görülmüştür ve TSSB oranı kadınlarda %53 iken erkeklerde ise %33’dür (Başoğlu ve ark., 2002).

TSSB tanısı almak noktasında ne yazık ki bazı depremzedelerin diğerlerine göre daha fazla risk altında olduğu bilinmektedir. Depremzedenin yoğun ölüm korkusu yaşamış olması, yakın geçmişte kayıp yaşamış olması, psikiyatrik hastalık öyküsüne sahip olması, başa çıkma yollarını kullanmada beceri eksikliği yaşıyor olması; TSSB tanısı alması için birer risk faktörüdür (Karancı, 2008).  Risk faktörleri açısından, kişisel risk faktörlerinin yanı sıra çevresel risk faktörlerinin olduğu da bilinmektedir. Bunlar depremzedenin afet sonrası olumsuz koşullara maruz kalması, depremzedenin sosyal desteklerden mahrum kalması ve psikososyal destek eksikliği olarak sıralanabilir.

Sonuç olarak, depremin aniliği ve buna bağlı olarak gelişebilecek kayıplar ve deprem sonrasında kişilerde oluşabilecek psikolojik problemler göz önünde bulundurulduğunda; Dünyada ve topraklarının %66’sı birinci ve ikinci derece’de deprem kuşağında yer alan ve nüfusunun %71’inin bu bölgelerde yaşadığı ülkemizde, deprem göz ardı edilmemesi ve üzerinde çalışılması gereken bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır (Vatan ve Salur 2006).  Deprem zararlarının önlenmesinde ve giderilmesinde toplumun büyük bölümüne görevler düşmektedir. Yapılan araştırmaya göre dünyada son 20 yılda yaşanan doğal afetlerde 3 milyon kişi hayatını kaybetmiş ve 800 milyon kişi bu doğal afetlerden doğrudan etkilenmiştir (Vatansever ve Vatansever, 2001). Bu bilgiler ışığında “başkalarına olabilir ama bana bir şey olmaz” veya “benim olduğum yerde olmaz” gibi toplumumuzda sıklıkla karşılaşılan iyimserlik yanlılığına kapılmamak ve depremlere her an hazırlıklı olmak, zarar azaltıcı bir önlem olarak çok önemlidir (Karancı, 2008). Aynı zamanda toplumun bütün kesimlerinin deprem hakkında bilgilendirilmesi deprem sonrasında kayıp miktarının azaltılmasına katkı sağlar. Bireyleri deprem hakkında bilgilendirmek, olası duruma kendilerini hazırlayabilmeleri açısından büyük önem taşır ve “hazır oluş” travma sonrasında kişilerin daha çabuk toparlanmaları açısından oldukça önemlidir (İşmen, 2006. Burada yerel toplum örgütlerinden sivil toplum örgütlerine, okullardan üniversitelere ve sosyal devlet olmanın gereği olarak devletin bütün kurumlarına sorumluluk düşmektedir.

Kaynakça:

İşmen, A,E. (2001). Deprem Yaşantısına Bağlı Travma ve Çocuklar Üzerindeki Etkileri. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Dergisi. Cilt:1 Sayı:2, s. 81-104.

Nakajima, Ş. (2012). Deprem ve Sonrası Psikolojisi. Okmeydanı Tıp Dergisi. Sayı:28, s. 150-155.

Ceyhan, E. ve Ceyhan, A,A. (2006). 1999 Marmara Depremlerini Yaşayan Üniversite Öğrencileri Üzerinde Depremin Uzun Dönemli Sonuçları. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. Cilt:6, s.197-212.

Karancı, N,A. (2008). Afet Zararlarını Azaltmada Psikolojinin Önemi. Afet Zararlarını Azaltmanın Temel İlkeleri, S. 51-58. JICA Türkiye Ofisi Yayınları No:2, Ankara.

Güvercin, A. (2006). Depremzede Anneler Ve Çocuklarının Depresyon Düzeylerinin Çeşitli Değişkenler Açısından İncelenmesi. (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi) Marmara Üniversitesi, İstanbul.

Kılıç, C. ve Ulusoy, M. (2003). Psychological Effects of the November 1999 eartquake in Turkey: an epidemiological study. Acta Psychiatrica Scandinavica. Cilt:108 Sayı:3, s. 232-238.

Bedirli, B. (2014) Deprem Travmasının Kronik Psikolojik Etkileri: Düzce Depremi’nden 14 Yıl Sonra Travma Sonrası Stres ve Depresyon Belirtilerinin Yaygınlığı ve İlişkili Risk Faktörleri (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi) Haliç Üniversitesi, İstanbul.

Başoğlu, M., Şalcıoğlu, E., Livanou, M. (2002). Traumatic Stress Responses in Earthquake Survivors in Turkey. Journal of Traumatic Stress. Cilt:15 Sayı:4, s. 269-276.

Vatan, F. Ve Salur, D. (2010). Yönetici Hemşirelerin Hastanelerdeki Deprem Afet Planları Konusundaki Görüşlerinin İncelenmesi. Maltepe Üniversitesi Hemşirelik Bilim ve Sanat Dergisi. Cilt:3 Sayı:1, s. 32-44.

Vatansever, K. ve Vatansever, M. (2001). Olağan Dışı Durumların Epidemiyolojik Özellikleri. Toplum ve Hekim, Cilt:16 Sayı:4, s. 249.

İşmen, Esra. (2006). Depremin Psikolojik Etkileri: Daha az zarar görmek mümkün mü? Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. Cilt:16 Sayı:1, s. 349-362.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on pinterest
Pinterest
Share on whatsapp
WhatsApp
Share on email
Email

Depremin Psikolojik Etkileri” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Editör Girişi