Okunuyor:
Ekran Ötesi
Paylaş:
Image

Ekran Ötesi

Zirve Paşa
11 ay önce

‘Akıl sağlığı yerinde olmayan yalnız birini, ona çöp gibi davranıp dışlayan bir toplum ile karşı karşıya getirirsen eline ne geçer?’

Okuduğunuz soru, muhtemelen izlemeyen çok az kişinin kaldığı ‘Joker’ filminden alınmıştır. Hepimiz bu filmi izlemesek de bir şekilde haberdar olduk. Birçoğumuz kişisel hesabında paylaştı, bazılarımız arkadaşlarına önerdi, bazılarımız tekrar tekrar izledi, ilgili analizler yaptı, bazılarımız onu hatırlatan eşyalar satın aldı. Yeterince popüler hale gelen her şeye aşinayız. Tabi ki aşina olacağız çünkü internet çağındayız ve tüketme konusunda hızlı olduğumuz için gündemde yer alan yeniliklerden veya başarılı olan işlerden haberdar olabiliyoruz. Bu teknolojinin sağladığı bir ayrıcalıktır. Ayrıcalık sayesinde konforumuz artıyor, oturduğumuz yerden her şeye erişebiliyoruz. Ya erişemediklerimiz? Bizler onlarca olanak karşılığında farkında olmadığımız bir bedel ödüyor olabilir miyiz? Bugün keyifle okuyabileceğimiz bir kitap analizi ya da sürükleyici bir film önerisinde bulunmayacağız. Bugün işlevselliğini yitirdiğimiz ve belki de yitirdiğimizi bile fark etmediğimiz yanımızla yüzleşeceğiz. Yine ‘keyifli okumalar’ diyerek bitecek yazı ama keyifle okumadığınızın bilincinde olacağız. Görselimiz gülen bir palyaço olacak ama içeriğimiz gülmeyecek. Yani Arthur gibi…

İnternet kullanımı ile birlikte her şey tüketilmek üzere bir reklam objesi haline dönüşmeye devam ediyor. Tüketme davranışımızın kontrolünü uzun bir süredir kaybetmiş durumdayız. Elimize geçen her şeyde yapabiliyoruz bunu. Her konuyu kullanmak üzere ele alabiliyoruz. Dünyayı dehşete sürükleyen salgınla ilgili konular, siyasi durumlar, ekonomik açmaz, ülkenin geleceği, doğal afetler, deprem sonrası kurtarılan çocukların fotoğrafları bile olabiliyor konumuz. Bir dönem köy yaşamı, çarpık evlilikler revaçta oluyor başka bir dönem insan psikolojisi ile ilgili diziler… Hızlı bir şekilde kapış kapış bir şeyler alınıp satılıyor fakat bu tüketimin kimi nasıl etkilediğinin mesuliyeti ortada kalıyor.

İlginçtir ki tablonun karamsar olmayan tarafı var. Ortak tüketimin öyle bir gücü vardır ki… Özellikle filmler ve dizilerle birlikte günlük hayatta karşılaşamayacağımız çeşitlilikte karakterleri, ilgimizi çekmeyecek noktaları fark edebiliyoruz. Duygu yüklü ve yönlendirici formda olmaları empati kurmamızı ve belki de özdeşleşmemizi sağlıyor. Farklı bakış açıları geliştirmeye olanak sağlayarak -yanlış ya da eksik de olsa- bir bilinç oluşmasına yol açıyor. Başrole sempati duyulması tereddüt etmeden sevmeye ve onaylamaya yol açıyor. Peki o halde sorun nerede?

Sorun, yukarıdaki iki paragraf arasındaki sonsuz uçurumda… Bizler otizmi konu alan dizilerin başrolünü olduğu gibi kabul edebiliyoruz fakat günlük hayatta stereotipik hareketler yapan bireye ‘garip hareketler’ sergilediğini düşündüğümüz için öfkelenebiliyoruz. Sağlık çalışanlarıyla ilgili dizileri tekrar tekrar izliyoruz fakat karşılaşılan ilk sıkıntıda şiddete başvurmakta tereddüt etmiyoruz. Yetersizliği olan ya da bedensel engelle sahip bireylerle ilgili filmleri ödül yağmuruna tutuyoruz fakat bu sebeple boş bırakılan alanlara arabamızı park ediyoruz. ‘Her çocuk özeldir’ diyoruz ama rehabilitasyon merkezine giden çocuklarla çocuğumuzun aynı sınıfta olmasını reddediyoruz. Savaştan kaçmaya çalışırken kıyıya vuran bebeklerin fotoğrafını paylaşıyoruz ama gerçek hayatta ülkemizde onları istemediğimizden yakınıyoruz. Depremdeki her anı malzeme olarak kullanıyoruz fakat kiraları yükseltiyoruz. Ekran karşısındaki beliren sağduyumuz gerçek hayatta neden gün yüzüne çıkamıyor?

Günlük yaşamda karşımıza çıkan insanlar bir senarist tarafından şekillendirilmiyor. Onu tanıyan insanların karşısına beğenilecek bir makyaj, koşulsuz kabulü sağlayacak ve kendisini haklı çıkaracak sebepler ya da suçu atabileceği ‘kötü bir karakter/acılı bir geçmiş’ gerekçelerini sunma olanağı bulmuyor. Her ne kadar uç bir karakter yapısında olursa olsun, düşünmemiz beklenen doğrultuda düşünüyor ve oldukları gibi kabul edebiliyoruz. Çünkü karakterin seyrini, hayatında böyle davranmasına ya da o şekilde bir karaktere dönüşmesine yol açan etkenleri görüyor ve çoğu zaman da hak veriyoruz. Hikâyesini biliyor, en önemlisi de ‘tanıyoruz’. Tanıdıklık, anlama şansı doğuruyor. Anlamak ise kabul etmeyi… Başı, sonu belli olmayan ve bir fragmanı bile bulunmayan bir gerçeklikte yaşıyoruz. Bu sebeple ekran karşısında hissedebildiklerimizi ekran ötesindekilere taşıyamıyoruz. Daha keskin yargılarda, haddimiz olmayan yorumlarda, gerçekçi olmayan önyargılarda bulunabiliyoruz. Bize lanse edilen yapay başrol karakterleri sevebiliyorken, ekran ötesindekilere bu şansı veremiyoruz. Hep birlikte yeniden hatırlamamız gereken nokta şu ki kesitsel bir noktada karşılaştığımız her insanın bir başlangıç ve bitiş noktası var. Bu zaman diliminin hangi kısmına tesadüf ettiğimizi bilemeyiz. Filmleri izlerken ortaya çıkan sağduyu ve olgunluğa gerçek hayatta daha çok ihtiyacımız var. Yaşam, hepimizin kendine has kanallarda yürüdüğü bir yolculuktur. Duymak istemeyebilir ve bu yolda birlikte yürümek istemeyebiliriz fakat her yolculuğa çıkanın anlatacakları vardır.

Her insanın; kendi sürecinin başrolü olduğunu bilmiş olmanın saygısıyla, hep birlikte ekran ötesine geçebilmek ümidiyle…

Keyifli Okumalar Sevgili Okur…


Bunları beğenebilirsiniz.

Image

PsikoPress Yapımı Sihirli Değnek: Terapi Odası

Her öyküye değil, çoğu zaman tamamlanamamışlara kalem tutar terapi odaları. Tamamlananlar sıcak bir gülümseme eşliğinde anılarda tazelenirken ...

Image

Rakamlarla Dünyada Kadın Olmak

Şiddet, birey üzerinde fiziksel bir gücün ya da iktidarın kasıtlı bir biçimde uygulanması sonucu psikolojik hasara, ölüme veya fiziksel yaralanmaya yol açmasıdır.

Image

Duygular İnsan Yaşamında Neden Önemlidir?

“Mesele, duyguları aklımızdan söküp atmak ya da arkalarına saklanmak değil, bunları kabul ederek yaşamak ile ilgilidir.”

arrow-up icon