Okunuyor:
Hasta Toplumlar
Paylaş:
Image

Hasta Toplumlar

Zirve Paşa
2 yıl önce

Hasta Toplumlar kitabını Türk toplumunun geleceği ile ilgilenen üniversiteli gençlerin, düşünürlerin, eğitimcilerin, siyasetçilerin, gazetecilerin okumasını isterim.”

Doğan CÜCELOĞLU

İnsanlar, hayatlarını şekillendirirken ait olduğu topluluğun aktardığı bilgilere göre bir anlam bütünlüğü, sistematik bir algılama anlayışı geliştirirler. Bu da büyük oranda toplumun kültürü, gelenek ve görenekleri sayesinde gerçekleşir. Psikolojik süreçler, inanışlar, yaşam tarzı, refah, mutluluk, sosyallik; evrimsel, sosyal, kültürel ve genetik süreçler gibi geniş bir yelpazeye sahip birçok alana etki ettiğinden, toplulukların ‘sağlıkları’ oldukça önemlidir. Bu sebeple, analizimizde: ‘Tüm toplumlar hastadır ancak bazı toplumlar daha hastadır.’ cümlesiyle başlayan ve ilkel düzen efsanesine bir meydan okuyuş niteliğinde olan bir kitabı paylaşacağız.



İlkel toplumlar hakkında çok yaygın olan bazı inanışlar vardır. Her koşulda uyumu yakalayabildikleri, beraberlik içinde ve doğa ile adeta bütünleşerek modern dünyanın erişemediği mütevazi, barışçıl bir senkronizasyona sahip oldukları varsayılır. Bu varsayım genellikle evrimsel bakış açısı ile açıklanmaya çalışılır. Birçok antropoloğa göre toplumun hala var olması, uyum içerisinde olduğu ve kendini olması gerektiği gibi var ettiği anlamına gelmektedir. Toplum içerisinde var olan her davranış o topluma adaptif bir fayda sağlamaktadır. Fayda sağlamıyor olsaydı, çoktan yok olurdu. Peki ya yok olmuş toplumlarda bu durum nasıl açıklanır? Eğer her davranış bir fayda, maliyetlerinden ziyade bir getiriye sahip ise neden yok olmaktadır? Yazarımız yirmiden fazla sayfa sayısına tekabül eden referansları ve akademik çalışma örnekleri ile bütüncül bir bakış açısına yer vererek sandığımız gibi her toplum inanışının, davranışının o toplumun yararına olup olmadığı konusunu tartışmaktadır. Bunu yaparken; Siriono, Aborjin, Iklar, Montegrano, Duddies Branch, San, Asenta, Aztek, Zulu vb. daha birçok toplum/topluluğu ele alarak farklı ve geniş bir perspektifle bakılabilmesini olası kılıyor.

Robert B. Edgerton’a göre, antropologların belki bu düşüncelerinden, belki de inceledikleri toplumla geçirdikleri birlikteliklere vefa borcundan; belki de hissettikleri yakınlıktan veya bu konudaki beklentilerinden kaynaklı olabilecek bazı noktalar gözden kaçırılabilmekte ya da çarpıtılmaktadır. Bu noktalardan biri, her davranışın toplumun bir şekilde bekasına ve varlığını sürdürmesine hizmet etmesidir. Örneğin; kafa avcılığının adaptif olduğunu savunurlar çünkü o dönemler yaşamın sürdürülebilmesi ve üremede büyük rol oynayan semenin, kafatasının içinde var olduğuna inanılırdı. Bebek öldürmenin ya da işkenceler uygulayarak onları kurban etmenin, gıda kıtlığı dolayısıyla kendilerini kurtarabilmek için ya da dinsel törenlere hizmet ettiği için toplumun bekasını sağladığı gibi bazı açıklamalar mevcuttur. Sosyal ve kültürel sağlamlığı ölçen bazı değerlere (halkın veya kültürün bekası, insanların fiziki refahı ve hayattan memnuniyetleri gibi kıstasları içerir) göre bu açıklamalar rasyonalist olabilir. Günümüzde yok denecek kadar azalsa da, bazı toplumların küçük ayakları güzel bulmalarından dolayı doğar doğmaz bağladıkları bilinmektedir. Bu o kadar güçlü bir işlemdir ki, ayaklar kırılabilmekte hatta evden çıkmayı ve günlük ihtiyaçları karşılayamayacak düzeyde işlevsel bozukluğa sebep olabilmektedir. Bununla beraber, çok ciddi acılara sebebiyet verir. Benzer şekilde, ince bir bel için de aynı uygulamanın yapılması göğüs kafesindeki kemikleri kırabilmektedir. Söz konusu davranışları toplumun gerekli bulması ve cinsel bakımdan çekiciliği artırdığını kabul etmesi durumunda, bu türden davranışların -bütün zararlarına rağmen- adaptif olarak algılandığına yönelik açıklamalar mevcuttur.


Ancak bazı toplumların, hiçbir fayda sağlamadığı halde uygulamaya devam ettiği davranışları devam ettirmedeki ısrarları şüphesiz sonlarını getirmiştir (Bkz: Montegrana Topluluğu). Hayatta kalabilmek, varlıklarını sürdürebilmek amaçlı mübah ve adaptif sayılan uygulamalar burada işe yaramamaktadır. Yok olan, bir başka toplumun müdahalesi olmaksızın adapte olamadan yitirilip gidilen bir topluluk söz konusu iken, maladaptiflikten bahsedilmemesi soru işaretlerine sebep olan bir konudur.


Burada ilkel düzen efsanesinin bilindiği gibi olmadığı aşikardır. Modern, uygar toplum-ilkel toplum diye ayırmaksızın her toplumda bazen adaptif, bazen de maladaptif davranışlar olabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Yabancılaşmak, depresyon, intihar, sosyal yaşamdan çekilme, izole olma, isyan, protesto, göç, yaşam memnuniyetsizliği gibi problemler her toplumda görülebilir. Her toplum kendi içerisinde bir sisteme sahiptir ve buna göre ele alınmalıdır. Tüm bu meydan okuyuş elbette ki her topluma adaptif olmayan gözle bakılması ya da gerekli hassasiyetin gösterilmemesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Bilakis, çok daha duyarlı ve dikkatli bir biçimde saygı ile yaklaşılmalıdır. Aynı şekilde evrimsel bazlı muhakemeye yatkın olma; çevresel koşullara uyum sağlama ve ona göre yaşam biçimini uyarlamanın var olmadığı anlamına da gelmemektedir. Sadece bunun her zaman olamayabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu aşamada gözlerin çevrilmesi gereken nokta, her toplumun biricik olduğu ve kendisine hizmet etmeyen bu davranışların yeniden sorgulanmasıdır.

Bazı davranış kalıplarının toplumun tamamına ne ölçüde hizmet ettiği ya da bekayı ne ölçüde sağladığı konusunda resme daha yakından bakabilmek gerektiği gerçeği gözden kaçırılmamalıdır. Bu hizmet edilen durum her ne ise kimleri kapsayıp kimleri kapsamadığı, eskiden olduğu kadar şimdi de devam edip etmediği, zararının faydasından fazla olup olmadığı konusunda dinamiklerin yeniden tanımlanması toplumun sürekliliği için hayati değer taşır.


Psikososyal stresin hastalıklara yol açtığına dair devamlı artan bulguların da yardımıyla, anlam sistemimizi oluşturan bir toplum ile aramızdaki bağın psikolojik sağlık için ne denli önemli olduğunu tekrar görmekteyiz. Bu stresin olmadığı durumlarda da artan refah, tatminkarlık, mutluluk seviyesi düşünüldüğünde de… Eğer Freud’un da dediği gibi uygarlığın bedeli nevroz ile ödenecek ise belki de yapılması gereken ilk iş bu sistemin nevroza, hastalığa götüren yönlerinin farkında olmaktır. Ek olarak; uyumsal olmayan uygulamaların olduğu bir topluma ayak uyduramamanın sancısını çekmeden önce, asıl uyumsuzluğun nereden kaynaklandığı da göz önünde bulundurmak belki de daha akıllıca olacaktır.


Keyifli Okumalar Sevgili Okur…

Bunları beğenebilirsiniz.

Image

Otomatik Portakal

Seçme şansın olmadan yaptığın ahlaklı şeyler, seni iyi biri yapar mı?Bir katil, birilerinin canına kast ettiği için mi katildir yoksa bu eylemi gerçekleştirdiği için mi?

Image

Hızlı ve Yavaş Düşünme

klın, rasyonel gibi görünse bile ne derecede yanlılık gösterebileceğini ve farkında olmadan biriktirdiğimiz beklentilerin aslında ne ölçüde mantık dışı olabileceğini göstermektedir.

Image

Akış: Mutluluk Bilimi

“Bir anlamda her insan kendi kişisel varoluşunun tarihçisidir.” Prof. Dr. Mihaly Csikszentmihalyi

arrow-up icon