Okunuyor:
Yetenekli Çocuğun Dramı
Paylaş:
Image

Yetenekli Çocuğun Dramı

Zirve Paşa
2 yıl önce

Sorumlusu olmadığınız, sizi hiç ilgilendirmeyen ve hatta belki de alenen farkında bile olmadığınız bir suçtan dolayı müebbet hapis cezası almayı hangimiz adil bulabilir? Hangimiz bunu durdurma imkanına sahipsek aksi yönde hareket edebilir? Hangimiz belki de bu uğurda savaşabilmek ve koskocaman bir adaletsizliği ortadan kaldırabilmek için cesurca mücadele etmeye talip?


Alice Miller, “Yetenekli Çocuğun Dramı” kitabı ile bizleri önce bir uyanışa, sonrasında da yaşayışlardaki pusların berraklığına kavuşmak için mücadeleye çağırıyor. Döneminde oldukça göz ardı edilen bazı noktaları mercek altına alarak sohbet tadında, samimi bir dille bir nevi tutsaklığa sebep olan çocukluk ve belki de bebeklik yaşantımızı konu ediyor. Özellikle çocukluk duygularının göz ardı edildiği ve bu basite indirgenmiş, yeterli özen gösterilmemiş noktaların bir çığ gibi birikerek insan yaşamında felç etkisi yaratan önemini gözler önüne seriyor. İçerik kapsamı sırasıyla; psikoterapiye neden ihtiyaç duyulduğundan başlayarak, inkârın yetişkinlik döneminde bunalım-büyüklük tutkusu olarak boy gösteren şekillerine ve aşağılanmanın kısır döngüsüne odaklanmıştır.

Bebeklerin güçlü alıcılar olduklarını, çoğu şeyi sezdiklerini biliriz. Farkındalıklarının yüksek olduğuna, bakım verenlerine karşı hassasiyeti olduklarına, hatta ebeveynleri ile güvenli bağlanan bebeklerin yaşamlarının ileriki zamanlarında güvenli bağlanmayanlara nazaran daha pozitif yönde sosyal yetenekler geliştirdiklerine dair çalışmaların da mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak belki de çok bilinmeyen şeylerden biri, küçükken etrafımızdaki insanların yoksunlukları, karşılanmamış ihtiyaçları, sosyal eksiklikleri ya da her zaman elde etmek için uğraştıkları nihai hedefler gibi doğrultularda farkında olmadan telafi edici yönde özellikler geliştirdiğimizdir.


Örneğin, başarılı olma ihtiyacı giderilmemiş bir babanın kızı (bu konu dile hiç getirilmediği halde) tüm hayatını aşırıya kaçan ve yaşamını sabote edecek boyutta başarılı olup babasını mutlu etmeye programlanmış şekilde yaşayabilir. Sadece ihtiyaç odaklı sezilen beklentiler değil, ‘gerçek’ten bağımsız olarak oluşturulan sebep sonuç ilişkisi de, o yönde kişilik özellikleri geliştirmeye hatta patolojik bir rahatsızlığa da dönüşebilmektedir.


Bir diğer örnek olarak; duygularını ifade edemeyen, gizlemek zorunda hisseden, olmadığı biri gibi davranan bir yetişkini hayal edelim. Gerçek anlamda var olamama, duygularını ve bununla ilişkili olarak düşüncelerini ifade edememe halinin, kişiyi izole bir yaşam sürmeye sürüklemesi pek de beklenmedik bir durum değildir. Bu durumdan kurtulmak isteyerek aldığı psikoterapiler sonucu ortaya çıkan sebep şaşırtıcı olacaktır çünkü güzel bir çocukluk geçirmiştir ve kendisine bakım verenlerinin (anne, baba vb.) kusursuz olduklarını iddia etmektedir. Bu inanış çoğu yetişkinde yaygındır. Genel anlamda güzel bir çocukluk geçirdiğimiz yanılgısına sahibizdir. Bir yanlışlık söz konusuysa annemiz mecbur kaldığı için, öyle olması gerektiği için, koşullar müsaade etmediği için olmuştur. Artık çocuk değilizdir. Mantıklı bir yetişkin olarak ileri sürülen sebepler de oldukça akla uygundur. Belki de terapistin de artık bu konuyu deşmemesi konusunda ısrarcı olarak ‘sözde’ yanlış izin peşinden gitmemesi konusunda uyarıda bile bulunacağızdır. Geçmiş yaşantılara dair irdelenen duyguların bizi etkilemediğini, böyle bir şeye üzülmenin ‘çocukça’ olduğunu belirtiriz. Bunu ifade ederken de inkâr, yok sayma, akla bürüme gibi birçok baş etme mekanizmasından yararlanır; çoğu zaman da bilincinde olmadan yaparız. Israrlarında haklı bile olsalar, gözden kaçırdıkları noktalar söz konusudur. Geçmişi yaşarken çocuktur ve çocuklar, çocukça hissederler.


Oysa ki çocukken alınan yaralar, yetişkin gözünden çözülemez. Kırgınlıklar, ötelenmiş mantıklı açıklamalar ile değil, bütün çıplaklığı ve yoğunluğuyla çocukluk duygularının yaşanması ile giderilebilir.



İlerleyen psikoterapi süreçlerinde kişinin hatırında bile olmadığı bazı gerçekler gün yüzüne çıkabilmektedir. Kişinin terapi esnasında anımsadığı, annenin devamlı olarak onu bakıcıya vermesidir. O esnada, annenin çalışmak zorunda olduğunu ve mecburiyetten bırakıldığını fark edemeyen çocuk, hatayı kendisinin ağlamalarına bağlamıştır. ‘Ağlarsan anne gelmez, sen üzüldüğün için o gelmiyor.’ gibi söylemlerle de beslenen bilinçaltı düşünceler, ileride hissizlik maskesi ardına gizlenmiş terk edilme korkusunu ifade ediyor olabilir.

Büyürken bu inanışın yanlış olduğunu bildiği için bilinçdışı bir yönlendirme ile duygularını ifade etmemeye programlanan birey, bilinç düzeyinde bunun mantıksız olduğunu iddia eder. Mantıksız olduğunu düşündüğü için; annesi ile geçiremediği zamanın, yitip giden ifadesiz ve duygusuz bir çocukluğun yasını tutamaz. Burada tutulan yas, görünürde anne ile temas kuramamaktan kaynaklı görünebilir. Ancak “değersizlik” gibi, birey açısından oldukça önem taşıyan ve özellikle modern toplumlarda azımsanmayacak kadar sonuçları olan “kendini sevmeme” ile bağlantılı olabilir. Bu durum bütün bir yaşamı sabote edebilir hale gelir.

Örnekleri, anlaşılabilir kılınması için basite indirgenmiş biçimde aktarmak çeşitliliği ve büyük etkilerinin olduğu gerçeğini değiştiremez. Bakım verenlerin benlik saygısının olmaması, tacize uğramış olmaları, bir savaş geçirmiş olmaları, kendi çocukluklarında yeterli bakım almamaları, değersiz hissetmeleri ve depresyon gibi hastalıklarla baş etmekte olmaları gibi bir çok olasılık da göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca her ebeveynin yeterli eğitim ve gelişmişlik düzeyinde olmadığı da düşünülmelidir. Tüm bunlar çocuklara aktarılabilecek potansiyel sorunların devasa boyutu konusunda tahmin yürütmemize yardımcı olacaktır.

Daha az kabul gördüğü için sevdiği mesleği tercih etmeyenlerin sayısı az değildir. İstemediği halde statü, maddiyat, saygınlık bakımından daha kabul gören bir insan ile yaşamını birleştiren insanların sayısı da… Fikirleri ve duygularını yalnızlık, terkedilme gibi bilincinde olmadan edindiği korkuları yüzünden ifade etmeyi reddedip yaşamlarını, daha doğrusu başkalarının dayattığı yaşamı olması gerektiği gibi yaşayan insanlar da oldukça fazladır. Hatta aynı sebeplerden dolayı yaşamayı reddedenlerin sayısı da… İşin ilginç tarafı, yaşadığımız hayatın tamamıyla kendi irademiz tarafından oluşturulduğunu sanabilmemiz. Çünkü inkar mekanizmamız farkında olmadan bizi bile inandırmıştır.

Alice Miller’e göre bunun tek çözümü; ertelenen, yok sayılan acıyı öncelikle kabul edip yasını tutmaktır. Bunun yolunun da psikoterapi almaktan geçtiğini savunur. Bir anlamda haksız yere cezalandırılmayı, tutsak bir ömür yaşamaya karşı çıkmaya talip olmayı öneriyor. Başkalarının yaşamlarını yaşamak yerine, kendimiz ile tanışıp, yine kendimizin tercihlerini yaşama cesaretini gösterebilmek teklifinde bulunuyor.


Her çocuk, koşulsuz kabul ve koşulsuz saygıyı hak eder. İlk olarak da kendi çocukluğumuz…

Bunları beğenebilirsiniz.

Image

Otomatik Portakal

Seçme şansın olmadan yaptığın ahlaklı şeyler, seni iyi biri yapar mı?Bir katil, birilerinin canına kast ettiği için mi katildir yoksa bu eylemi gerçekleştirdiği için mi?

Image

Hızlı ve Yavaş Düşünme

klın, rasyonel gibi görünse bile ne derecede yanlılık gösterebileceğini ve farkında olmadan biriktirdiğimiz beklentilerin aslında ne ölçüde mantık dışı olabileceğini göstermektedir.

Image

Akış: Mutluluk Bilimi

“Bir anlamda her insan kendi kişisel varoluşunun tarihçisidir.” Prof. Dr. Mihaly Csikszentmihalyi

arrow-up icon